Sazlıklardan havalanan

Dostlarla demleniyoruz…

Daha iki gün önce söylemişim, hastaneye gidip, aramızdan ayrılmadan son bir kez görebileyim. Netice de benim, çocukluğumun özel ismi, bu dünyaya üç, dört numara fazla gelenlerden…

Tesadüf o ki, çocukluğunu bilen arkadaşı ile demlenirken, o söyleyiveriyor ve gözyaşlarıma hâkim olamıyorum. Evet, bu dünyaya kazık kakmayacağız. Elbette kabulümüz, gidenleri saygıyla uğurlamak. Evet, herkes kendi doğasına uygun olanı gerçekleştiriyor ama biraz fazla değil mi, bu yük? Niye kötüler, bu kadar çok varlar? Neden, sevgileri sunanlar, hem rahat yüzü görmüyor, görmemeleri için ise kötüler, ellerinden geleni yapıyor, sonrada sanki iyiymişler gibi metiyeler düzüveriyorlar!



IŞIK VE SEVGİ İLE

IŞIK ve SEVGİ’nin ne olduğunu anlayabilseler, dünya ve insanlık böyle olur muydu, hiç?Evrimleşmek, gelişmek ve insan olabilme yolunda insanlık dönüşme hem de bunu olumlu yapmak zorunda ama.

Ne ışığın yolunu görüyor,

Ne de o kutsal sevgiyi sunabiliyoruz.

Eğer bunları idrak edebilmişsen, insan olma yolunda ön sınavı geçmiş olursun ama bununla da bitmiyor.

Sustuğumuz yerde; yazılara, şarkılara, sözlere, resimlere, renklere bakın.

Bir gün, anlayacaksınız!

Ama geç olacak.

Giden, gittikten sonra dizini dövsen ne fayda?



Yok, o kadar kolay değil!

Tek, tek eksilirken iyice sarıyor benliğimi.

Hepinizden o kadar soğudum ki! Yüzünüzü, adınızı duymak dahi istemiyorum. Ve çocukluğumdan beri bana yetenler ile an başından beri ne kadar doğru yolda olduğumu gördükçe, hem kendi kendime gururum artarken, özgüvenim tavan yapıyor.

Nerede, hangi titre bürünürseniz, bürünün, nazarımda adam değilsiniz! Ve size, hakkımı helal etmiyorum! Gözyaşlarımı tutamadığım sofrada üç, beş kişi var ya da yokuz. Vasiyetimi verdim. Dostlar, sakinleştirmeye çalışıyor, canımı yakmaya çalışan çapsızları biliyorlar. Her şey net ortada! Zerre umurumda değilsiniz! Sizlere verdiğim değer, aslında kendimden çaldığım değer. Anca gidersiniz… Nerede olursanız, hangi unvan konumda olursanız olun ve orada da kalın. Yerin dibine batsın emi, sizin kibriniz, egonuz, insansı yanınız.

Ta ebediyete kadar ışık ve o derin sevgiden mahrumsunuz, mahrum kalacaksınız.

Hayatı, insan olmayı hiç beceremediniz! Beceremeyeceksiniz, sakın uğraşmayın!

Aman!

OLANLAR OLMUŞ

Bu akşam ve gece, bir başka…

Canım iyiden acımakta, ta yıldızlara kadar. Gözyaşlarımdan süzülen nameler, kayıp giden Halley mi? Milenyum’mun neresinden geçtik? Ya da bu, kendini insan sananların neresinden kesti, biçti bir tür ortaya çıkardı.

Sessizlik lütfen…

Çocukluğumun, eski yaz akşamlarında naifçe radyodan yükseliveren ince bir sesi ile yükseliveriyor, sazlıklardan havalanan. Sazlıklar, ne derindir! Hani ney’e üfleyerek, hayat verdiğimiz. Konuşamadıklarımızı, anlatmaya çalıştığımız. İçli bir melodiydi, İlhan İrem’den yükselen. ODATV de beraber yazdık. Daha iki gün önce andım, konuştum. Bilmiş gibi hatta hissetmiş gibi değil düpedüz hissetmek bu. Sevgi, frekansında olan herkesin hissedebileceği ama aynı zamanda, herkesin hissedemeyeceği olgu.

İLHAN İREM, sen ne güzel, ne özel bir insandın.

Bu ülkeye, üç, dört gömlek fazlaydın.

Şimdi arkandan yazarlar, biçerler, hatta ne metiyeler düzerler, sanki geçmişini, bilir gibi…

Yaşarken, hatırlamış da saymış gibi…

Artık ezberledim ve her birinden, istisnasız tiksiniyorum.

Sen, benim için yüreğimin en özel yerindesin, en son senin çocukluğunu bilen dostunun sözlerinde ki gibi, İstiklal’de göz yaşlarımda…

İLHAN İREM

Sen, bu dünyaya, bu ülkeye SEVGİ adına ne varsa, en başından itibaren ne varsa onu göstermeye, anlatmaya çalıştın.

Anlayabilen anladı.

Anlamayanları zaten, biz anlamadık ve artık hiç tanımıyoruz.

İyi ki seni, tanıdım.

Müziğini dinledim.

Ruhunu tanıdım.

Işığın daim olsun, sevgi insanı.

Var ol!

İyi ki, hayatımızdan geçtin!

İyi ki!

IŞIK VE SEVGİ İLE…
 
Üst Alt