Hâlâ aynı masallarla uyutuluyoruz

Hangi masalı okuduğunuza, dinlediğinize ve izlediğinize dikkat edin!

Büyüme yolunda var oluşumuza dair bir anlam arayışını sürdürürken ve öngörülemez bir yaşam serüvenine ait bir rotada ilerlerken masallar çıkar karşımıza.

Dünyadaki tecrübelerimizle ruhsal erişkinliğe ulaşmaya çabalarken aynı zamanda gerçek manada kişiliğimiz üzerinde de çalışıyorsak yolumuz mutlaka diğer yazılı hikâyelerle de kesişecektir.

Hikâyelerin açıkça derinliğini anlamaya başladığımız zaman ise içimize doğru yoğunlaşmaya başlarız.

Hayal gücümüz aktif bir çalışma temposuna girmiştir. Bu akış içerisinde kendimizi bildiğimiz kadar diğerini anlama kapasitesine sahip olabiliriz. Bu bilinci sağlayan en büyük etkenlerden biri ise edebiyattır. Çünkü edebiyatın her türlü sanatı içine alma, yorumlama ve aktarabilme kabiliyeti vardır.

UYKUYA DOĞMAK!

Kaygıya, tutkuya, umuda, sevgiye dair kişiliğimizin her yönüne hitap edebilecek tek kaynaktır, edebiyat. Anne rahminden dünyaya fırlatıldıktan sonra hayretle gözlerimizi hayata açtığımız o an, belki de yaşama bir uyuklama evresiyle başlıyoruz. Ne güçlü bir paradoks… Büyüdükçe daha derin bir uykuya mı dalacağız yoksa uyanmaya mı çalışacağız? Bu tamamen kişisel çabaya bağlı olarak değişecektir. Yaşantımızın devamı ise hayatın içinde yeteneklerimizin ışıltısı kadar büyüyüp doyuma ulaşmakla ilgilidir.

DİSTOPİK VE ZAMANSIZ DÜNYA

Hikâyelerin başladığı o ilk kitapta, o masal diyarında zaman kavramı yoktur. Olanların hangi tarihte geçtiği belli değildir. Zamanın birinde işte… Mekân ise gerçeğin dışında bir yerlerde yaratılır. Masallarda açık tasvirlere ve detaya çok fazla yer verilmez, sadece duygularımıza seslenerek hayal gücümüz uyandırılır. Uyanan merak, cezbedici serüvene kendini kaptırır ve tatmin edici sonuçlar yaratır. İnsan yaşamına dair sorunların çözümü, düşmanlar yok edilmesi, iyi ve kötünün süresiz savaşı ilgi çekici bir biçimde resmedilerek tüm benliğimize hitap eder. Masallar dünyaya aittir. Bu dünyanın sorunlarıyla uğraşır, savaşır ve sonuca ulaşır.

MASALLARIN GİZİL DERİNLİĞİ

Masallar açık şekilde temiz, çocuksu bir zihne hitap ederken örtülü bir biçimde gelişmiş yetişkinlere de hitap eder. Sözcükler üzerinde içinde uyumlanırız. Çünkü bunu yaparken benliğin duygusal açıdan tatmini söz konusudur. Hem de olabilecek en basit bir yöntemle: okuyarak. Masallar, çocuklar için büyümeyi örnekler, büyükler için ise fantezi dünyasını zenginleştirir; betimlemelerle, çatışmalarla, karakter analizleriyle, ana karakterin etrafına konumlanmış diğer kişilerle çocuğa alternatif bir dünya ile birlikte ilişki modelleri de sunar aslında. Zamanla ortaya çıkan varyasyon zenginliği, kişinin kolay kavramasını ve panoramik bir bakış açısı yakalamasını sağlar, hayal âleminde yeni boyutlar açar.

ÇÜNKÜ GRİLER SORGULAR…

Kutuplaşma çocuğun zihnindeki netlik için gereklidir fikrinden yola çıkarak masallarda sadece iyi ve kötü, siyah ve beyaz karşıtlığının hikâyesi anlatılır. İkisinin arasında bir karaktere, grilere, yer yoktur. Grilerin sorgulayan taraf olduğunu düşünüyorum. Onlara masallarda yer verilmez. Hayatın içinde ise çok nadir olarak gereken yerde konumlanırlar.

Masalın motifi, teması çocuğun anlam dünyasında yerini bulamamışsa hedeflenen amaca ulaşılamamıştır. Masal okumak, dinlemek çocuk için bir heves hâline gelmişse anlam dünyasında bir değer yaratılmış demektir. Bu değere duyulan ihtiyaç ise çocuğa okuma alışkanlığı kazandıracaktır. Çocuğun ilgi noktalarını yakalayıp hevesinin izini takip etmek gerekir. Kitaptan gözünüzü kaldırıp arada bir onun yüzüne baktığınızda bu duygusal bağın yarattığı izi hemen tanıyacaksınız. Sessizce takip etmek gerek bu izi. Aldığı doyum üzerine kendisi paylaşmak isterse konuşulmalıdır. Bu etkili ikili iletişimde okuyucu ve dinleyici arasında aynı anda keyif alma hâli yeterli olmalıdır. Masaldan sonra çocuk hayalindeki dünyada kurgudaki çatışmayı birçok kez tekrarlayarak farklı sonuçlara ulaşır. Yaşam çıkmazını zihninde canlandırmalar, tekrarlamalar yaparak alternatif sonuçlarla yeni çözümler üretir.

MASALLARIN AYNILIĞININ SIRRI!

Çocuğun bulduğu anlam, kendi içinde özgün ve güvenli alanı yaratacaktır. İçinde gelişen olağanüstü kavrayış, keyifle birlikte takdir edilecek hâle gelecektir. Uzun süredir hemen hemen her akşam bir masal okuyucusuyum. Ve hayretle karşımda büyüyen muhteşem varlığın kelime haznesinin nasıl geliştiğine yakinen şahit oluyorum. Hikâyeleri okumak ile o hikâyelerden uyarlanmış bir yapımı izlemek çoğu zaman aynı etkiyi yaratmaz. Bu durum masallar için de geçerlidir. Filmlerde cümlelerin içindeki derinlik silinmiş, günlük konuşma basitliğine indirgenmiştir. Masallar, animasyon ve çizgi film formatına dönüştürülürken anlamları sınırlandırılmış, görsel bir eğlenceye dönüşmüştür. Tüm bunlarla birlikte neden sürekli Batı’ya ait birkaç masalının çizgi filmi, animasyonu, filmi yapılarak tekrar ve tekrar değiştirilip önümüze sunuluyor? Uyuyan Güzel (Dikenli Gül), Külkedisi, Çirkin ve Güzel, Pamuk Prenses, Kırmızı Başlıklı Kız masallarından sonra diğer toplumların yazdığı tüm masallar nerede? Neden hep aynı masalı dinliyor, aynı masal etrafında dönüp duruyoruz? Bu tekrarın altında yatan esrarlı ısrar nedir? Ve neden hâlâ anlatılan tüm prensesler güzel, genç, iyimser, hayata karşı umutlu; prensler ise yakışıklı ve güçlü? Dizi tadında… Bu özelliklere bakılacak olursa şimdilerde prenses olmak oldukça zor.

MASALLARDA KADIN NEDEN İKİNCİ ROLLERDE?

Batı’nın o bildik prenses masallarında kahraman bir erkek sevgili, yardımsever bir arkadaş, kötü kalpli cadı, savaşılacak bir düşman daima ana karakterin etrafındadır. Ebeveynlerden birinin kaybı ve hayatta kalan diğerinin ise edilgen bir hâle gelmesiyle sorunlar büyümeye başlar. Bu tür masallarda ana karakter bile genelde isimsizdir. İsim kullanılacaksa da genelleme yapabilmek için özellikle toplumda çok bildik bir isim kullanılır. Masal kahramanı, sizlerden biri çağrışımıdır bu. Batı’nın en bildik masallarında ana karakter pamuklara sarılmış, kırmızı pelerine bürünmüş veya küle bulanmıştır. İsimleri böyle verilmiştir onlara. Yakışıklı prens tarafından kurtulmayı bekleyen, prenses olması dayatılmış kadınlar… Prenses olursa sevilesi olabilirdi. İyiliksever olmalıydı prenses, güzel olmalıydı. Masallarda çirkin yoktu çünkü. Çirkinse bile büyü ile güzelleşirdi. Hiç kimse yaşlanmazdı. Şimdi günümüzdeki estetik operasyonlarını büyü yerine koyabiliriz. Burası da manidar. Ve bir peri gelir hayatının en zor zamanında kahramanı aniden o olmak istediği ışıltılı dünyaya tek bir hareketi ile ışınlar. Onun omzuna büyülü değneği ile dokunur. Günümüzdeki hızlı değişime olan talebin bir örneklemesidir bu.

MUTLULUK EŞİTTİR EVLİLİK, SORUNSALI

Her şey hızla değişsin, hızlansın ve emek vermeden bir büyü ile olmak istediğimiz yere ışınlanalım. Peki, şimdiki zamanın büyücüsü kim olacak? Cevabı çok basit… Büyü ile birlikte prens de bulunduğuna göre şimdi sonsuza dek mutlu olma zamanı. Ve sonsuz mutluluk bir evlilikle taçlandırılmalı. Burası önemlidir zira mutluluk, evlilikle bağdaştırılıyor. Hiçbir şey göründüğü gibi değilse... O zaman masallar da öyle. Arka tarafta, altta, derinlerde başka bir hikâye saklıyor. Zihnin seçkin güçleri tarafından sorgulanmalı bu durum. Çok küçük ve basit bir nüansı yakalamaktır bu. Çünkü aynı şey farklı biçimlerde ısrarla tekrar ediliyor. Bu bilinçaltına hitap edebilmek için kullanılan bir tekrarlama tekniğidir. Prensesler hep güzel olmalı ve asla yaşlanmamalı.

FİTİLİ KADIN ATEŞLER, NASIL YANACAĞINA ERKEK KARAR VERİR

Büyüklerin dünyasında masalları ve mitleri değerlendirecek olursak masal, mit ve tüm hikâyelerdeki aşkı ele aldığımızda, onun için mücadele eden tarafın çoğunlukla erkek karakter olduğunu görürüz. İlk karşılaşma anında veya birkaç karşılaşmadan sonra kadın fitili ateşlemiştir. Artık nasıl yanması gerektiğine erkek karar verecektir. Kadın bu aşamadan sonra elde edilmeyi bekler. Ona ait olanın ona geleceğini bilir. Erkek, isterse savaşarak isterse de kaybederek elde edecektir kadını… Erkek, aşkı için gerekirse krallığından vazgeçer veya geleneklere sıkışmış -aşkına itiraz eden- bir aileyi arkada bırakır. Truvalı Helen uğruna savaşı göze alan Paris’in, Mısır kraliçesi Cleopatra/ Kelopatra için intihar eden Antonius’un, Hürrem’e olan aşkından gözü kör olan Kanuni Sultan Süleyman’ın, Şirin için dağları delen Ferhat’ın aşkını irdelediğimizde erkek sadece kadını ister, kadınsa erkekle birlikte onun -tüm hayatını- her şeyini ister. Kavuşma anı gerçekleşip zaman geçtikten sonra hayal ve gerçekler arasındaki fark keşfedildiğinde -istisnalar hariç- erkek elde ettiği şeyi bir daha istemez, kadınsa onunkisi de çok da matah bir hayat değilmiş diye düşünür. Aşk değişime uğrar. Bu safhadan sonra kazananı olmayan iki kişilik bir yarış başlar.

Zamanın hızından dolayı mı yoksa değişimin hızla olmasını istediğimizden mi sürekli ileriye bakıp geride ne olduğuna anlamayı atlarız. Tüm kaygılarımızdan bizi öbür dünyaya geçiş yaptıracak her ne ise ona tutunma ihtiyacımızın kaynağı hızlı bir kaçış ayarlama düşüncesi değil midir? Hâlbuki zorluklarla mücadele etmek hayatın kaçınılmaz unsurlarındandır. Hikâyelerdeki buyurucu mesaj, her zaman şaşmaz bir şekilde zorluklarla mücadele edilmesidir. Hayat temamız ne ile başlıyor? Kahramanı olduğumuz olayların başı ve gidişatı neleri kapsıyor? Kaderin takibi… İçimize doğru derinleşemediğimizden, yüzeysellikten kurtulamadığımızdan bizi rahatsız eden şeyin kaynağına da ulaşamıyoruz. Niyetlerimiz, neye hangi anlamlar yüklediğimizle ilgilidir ve bu doğrultuda yaşama verdiğimiz karşılık bizi huzurlu veya huzursuz edebilir. Hâlbuki hissedilen duyguların çoğu için ne kendini ne de ortalığı yakmaya gerek yoktur. En güçlü duygulardan biri olan aşk geçici bir hastalıktır. Tedavisi ise zamandır. Mantıklı olan, olayları zamanın akışına bırakmak olsa da aşk çoğunlukla mantığı alt eder. Evet, böyle bir gücü vardır.

Birkaç ay önce bir öykü yazmıştım. Bir karşılaşma ile başlayan ama aşkla bitirmediğim bir öyküydü. Öyküyü gönderdiğim İngiltere’deki dergi, içinde büyülü (aşk) bir şey yok diye sonunu değiştirmemi istedi. Birkaç cümle ile “Büyü yaratabilir miyim?” diye kendimi denedim ve oldu. Sonra öykünün harika olduğu söylendi. Hâlâ, hep ve daima aşk istiyoruz. O zaman ben de hikâyelerimde “Aşk olsun diyorum. Ya hepimiz aynı masallarla uyutuluyorsak… Ne uzun ve derin bir uyku ama…”
 
Üst Alt