Çileli, acılı ama onurlu yaşadı

Küçük tahta masaya karşılıklı olarak yerleştirilmiş gri boyalı sandalyelerde yüz yüze oturuyorlar. Her tarafı beyaza boyanmış bir oda. Duvarlar çıplak. Resim, şu bu yok. Pencere de yok. Tavanda ağır ağır dönen bir pervane. Onun yanında da tel bir kafesle örtülmüş büyük bir floresan lamba. Göz ve sinir bozucu, çiğ bir ışık o lambadan yayılıyor.

Tam arkasında gerektiğinde elektronik bir komutla da açılıp kapatılabilen çelik parmaklıklı kapı var. Arkaya dönüp bakmaya cesaret edemediği için göremiyor ama kapının tam önünde silahlı bir muhafızın heykel gibi dikildiğini biliyor. Biraz önce kapıyı açıp onu sorgu odasına sokarken duyduğu ekşi ter kokusu, şu anda da masaya kadar ulaşıyor.

Karşısındaki sandalyeye oturmuş, dikkatle onu inceleyen adamla kısa bir an için göz göze geliyor. Adamın yüzündeki o ‘maske’ gülümsemeyi görünce, hemen gözlerini kaçırıyor. Sarışın, gençten bir adam bu. Ceketini çıkarıp, boyunbağını gevşetmiş.

Adam biraz daha onu süzdükten sonra, büyük bir evrak çantasından çıkardığı kağıtları masaya koyuyor. Adam birkaç kalemi de kağıtların yanına yerleştirdikten sonra saatini çıkarıp, görebileceği bir yere bırakıyor. Krem rengi bir çanta içindeki iki tekerlekli kocaman ses alma aygıtını çalıştırıyor. Teyp bantları hışırtılı sesler çıkartarak dönmeye başlıyor. Adam biraz bekliyor. Sonra ses alma aygıtına eğilip vurgusuz, neredeyse metalik bir sesle “dosya üç, başlık kırk sekiz, saat öğleden önce dokuz on, tanıksız ve mühürlü” diyor.

Sonra gözlerini ona çevirip, öylece bakıyor. Yüzünde hep o maske şeklindeki sahte gülümseme. Kısık, çelik mavisi gözlerinde ise gülümsediğini gösterebilecek en küçük bir iz yok. Sadece bakıyor. Ansızın adamın gözlerinde elle tutulabilecek kadar gerçek bir nefretin dolaştığını fark ediyor. Evet, kızgınlık, öfke değil, salt bir nefret. Adam ondan nefret ediyor ve bunu gizlemek için herhangi bir çaba göstermiyor. Bu kadar şiddetli bir nefret onu ürkütüyor ve başını çevirip, çıplak duvarlara bakıyor.

Duvarlara birkaç suluboya tablo asılsa, yere de bir Türk ya da İran kilimi serilse, odanın pekala da sevimli bir yer olabileceğini düşünüyor. Ses alma aygıtından da sevdiği konçertolardan biri, mesela Brahms’ın ‘Do Majör yetmiş yedi’si yükselse, bu odada bile mutlu olabileceğini aklına getiriyor. Kendini tutamıyor ve gülümsüyor.

Dikkatle onu izleyen adam, “gülünç olan ne?” der gibi bakıyor ona şimdi. Gözlerindeki nefret daha da artmış. Susuyorlar. Adam kağıtları karıştırıyor. Teyp bantları hışırtılar çıkartarak dönüyor. Kapıdaki muhafızdan yükselen yoğun ter kokusu, çıplak odayı dolduruyor.

Sonra adam konuşmaya başlıyor. “Kamboçya’da neler gördünüz bakalım?” diyor. Yanıtlamıyor. “Sanki bilmiyorsun, sanki Kamboçya ile Vietnam’a defalarca gitmedin, sanki orada insanlara işkence yapmadın, sanki orada benim her adımımı sürekli olarak izlettirmedin, sanki orada benim görüştüğüm her insanı sorgulamadın” diye düşünüyor.

Kamboçya’da neler görmüş? Ne anlatacak adama? Sürüp giden kirli bir savaş nedeniyle sefalete düşmüş bir halkın korkularını mı? O inanılmaz pisliği mi? Açlık ve korku içinde kıvranan insanları, küçücük çocukların içine itildikleri fuhuşu, Sovyet, ABD, Çin ve Avrupalı ajanları mı anlatacak?

Bir avuç pirinç için vücudunu satmak zorunda kalan anneleri, kız ve erkek çocukları, az sonra başlarına gelebilecekleri iyi kötü kestirdikleri için diplomalarını yakan doktorları, mühendisleri, köylü kılığına giren öğretmenleri, kaçmak için servet harcayan sözüm ona asilleri mi anlatacak?

Hem tüm bunları gayet iyi bilen birine yine de anlatmanın ne yararı olacak ki? Adam bunları zaten biliyor. “Hem de domuz gibi biliyorsun bunları” diye düşünüp, adamın yüzüne bakıyor. Göz göze geliyorlar. Kısa bir sessizlik oluyor.

Sonra derin bir nefes alıyor ve “Kamboçya’da çok güzel orkideler gördüm efendim” diye cevap veriyor adama. Ardından da “biliyorsunuz ülke tropik bir iklime sahip ve orkideler kendiliğinden yetişiyor” diye ekliyor.

Adam kısa süren bir şaşkınlık yaşıyor. Yüzü bembeyaz oluyor. Öfkesini denetlemeye çalışıyor. Ayağa kalkıyor ve muhafıza onu götürmesini işaret ediyor. Muhafızın ter kokusu yaklaşıyor. Parmaklıklı kapının açılırken çıkardığı madeni sesi duyuyor...

Amerikalı romancı ve siyasi eylemci Kay Boyle, 1966 yılında Kaliforniya’da kendisini sorgulayan ve ona yakınlarda yaptığı Kamboçya gezisinde neler gördüğünü soran devlet görevlisine işte böyle yanıt verdi.

Kay Boyle, 18 Şubat 1902’de Minnesota’nın St. Paul kentinde doğdu. İnsan hakları, kadın hakları gibi konularda bir militan gibi mücadele veren annesi Katherine Evans’ın etkisi altında Cincinnati ve Ohio’nun çeşitli kentlerinde büyüdü.

İlköğrenimini Pensilvanya’daki Shipley School’da tamamlayan Boyle, Ohio Mekanik Enstitüsü’ne girerek mimarlık okudu. Sanatla da ilgileniyordu ve annesinin de teşvikiyle Cincinnati Konservatuarı’nda keman dersleri aldı. Daha sonraki yıllarda, özellikle Brahms’ın eserlerini yorumlayacak kadar iyi bir kemancı oldu. 1922’de New York’a taşındı ve küçük bir magazin dergisinde editör ve yazar olarak çalışmaya başladı.

1936’da ilk romanı olan Death of a Man yayımlandı. Boyle bu romanında Avrupa’da Nazizm’in ayak seslerinin nasıl hızla yükseldiğini ama Amerika’da hiç kimsenin bu sese kulak vermediğini anlattı. İkinci Dünya Savaşı sırasında Avusturya ve İngiltere’de yaşadı. Savaş bittikten sonra 1943’te ABD’ye geri döndü. Joseph von Franckenstein ile evlendi.

Boyle ile eşi, bir süre sonra ABD’de baş gösteren ‘McCarthy terörü’nün tam anlamıyla kurbanı oldular. İlk olarak, Senatör McCarthy’nin sağ kolu olarak çalışan ve daha önce de Julius ve Ethel Rosenberg’lerin idamlarında büyük rolü olan müşavir avukat Roy Cohn’un gazabına uğradılar. Cohn’un “ABD aleyhtarı faaliyet”le suçlayıp yargılanmasını istediği Joseph von Franckenstein, ABD Dışişleri Bakanlığı’ndaki görevinden kovuldu.

Yine Cohn’un baskıları sonucunda, bu kez Kay Boyle, dış haberler muhabiri ve yazarı olarak çalıştığı The New Yorker dergisindeki işinden çıkarıldı. Boyle tam altı yıl boyunca hiçbir dergi, gazete, televizyon kanalı ve radyoda herhangi bir iş bulamadı. Daha sonraları açıklanan döneme ait gizli kayıtlarda, Boyle’un da birçok yazar gibi “Kara Liste”ye alınmış olduğu ortaya çıktı. Bu listede bulunan yazarların, özellikle büyük yayın organlarında çalışmalarını yasaklayan ve bizzat dönemin FBI başkanı tarafından imzalanmış bir belge de bulundu.

1960 yılı başlarında Boyle ile eşi resmen ilan edilmemiş bir affa uğradılar. Boyle, özel bir kız okulunda öğretmenlik yapmaya başladı. Eşi de yeniden Dışişleri Bakanlığı’na girdi ve görevli olarak İran’a gönderildi.

Boyle aynı dönemde politik çalışmalarını keskinleştirdi. Nükleer silahların kaldırılması ve Amerikan ordusunun Vietnam’dan çekilmesini isteyen her türlü gösteriye katıldı.

“Amerikalılar Gerçeği Bilmek İstiyor” adlı bir program için 1966’da Kamboçya’ya gitti. Dönüşünde gözaltına alındı ve sorgulandı. Sorgusu sırasında ifadesini almak isteyen görevliye alaylı cevaplar verince, “devlet memurunun işini zorlaştırmak” suçundan tutuklandı. Çıktıktan sonra katıldığı birçok gösteri nedeniyle yine tutuklandı ve yaklaşık bir ay süreyle San Fransisko Eyalet Hapishanesi’nde kaldı.

Onca çile, acı ve sıkıntı içinde geçen yaşamına tam on dört roman, sekiz şiir kitabı, on bir kısa öykü koleksiyonu, üç çocuk kitabı, İngilizceden Fransızcaya tercüme ve yüzlerce makale sığdırmayı başarabilen Kay Boyle, 27 Aralık 1992’de Kaliforniya’da öldü.

Sevmeyenleri bile onun için “gözü açık gitti” diyemedi.

Diyemezlerdi de…
 
Üst Alt